Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı sosyal medyada büyük bir gururla şöyle bir paylaşım yapmış; “Dünya kiraz üretiminde lider olduğumuzu biliyor muydunuz? Üstelik bu bereketli üretimin %23’ü de tek başına İzmir’imizden karşılanıyor. Biz de Kemalpaşa’da Tarım Orman Gençlik Konseyi üyemiz Mehmet Akdemir kardeşimizin bahçesinde hasadımızı yaptık. Bereketli olsun.”
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın sosyal medyada büyük bir gururla paylaştığı “Dünya kiraz üretiminde lideriz, %23’ü de İzmir Kemalpaşa’dan” mesajı, aslında Türkiye tarımının en kronik çelişkisini bir kez daha gözler önüne seriyor: Üretimde dünya lideri olan bir ülkenin vatandaşları, neden o meyveyi pazarda “ateş pahasına” ya da tane hesabı ile almak zorunda kalıyor? Bakan bey gençlik konseyi üyeleriyle bahçede neşeyle hasat yaparken, biz de tezgahlarda kilosu cep yakan kirazın arkasındaki acı gerçekleri masaya yatıralım.
Türkiye, dünya kiraz üretiminin zirvesinde yer alıyor. Toprak bereketli, çiftçi çalışkan, rekolte milyon tonları buluyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, çarşıya pazara çıkan vatandaşın cebini yakan bir enflasyon gerçeği var. “Dünya lideriyiz” cümlesinin hemen ardından akıllara şu soru düşüyor: Bu kiraz bizimse, biz neden yiyemiyoruz?
İşte Türkiye’de kirazın yerli tüketici için lüks bir ürüne dönüşmesinin perde arkası:
“En İyisi Dışarıya, Kırıntısı İçeriye”: İhracat Önceliği
Türkiye’nin ürettiği birinci sınıf, sert, iri ve dayanıklı kirazlar (özellikle Napolyon cinsi) yerli pazara neredeyse hiç uğramıyor. Bu kaliteli ürünler, döviz kazandırması amacıyla doğrudan Avrupa, Rusya ve Çin gibi pazarlara ihraç ediliyor. İç piyasaya ise genellikle ihracattan dönen, kalibresi düşük veya raf ömrü daha kısa olan “ikinci, üçüncü sınıf” ürünler kalıyor. Garip olan şu ki, vatandaş kalitesi düşen bu ürünü bile dünya fiyatlarıyla, yani döviz endeksli bir pahalılıkla satın almak zorunda kalıyor.
Aracı ve Nakliye Zinciri
Bakan Yumaklı’nın bahçesinde poz verdiği üretici, kirazı tüccara örneğin 200-250 TL bandında satarken; aynı kiraz büyükşehirlerdeki market zincirlerinde ve lüks manavlarda inanılmaz fiyatlara ulaşıyor.
- Mazot ve Lojistik: Kemalpaşa’dan çıkan bir kamyonun İstanbul, Ankara veya otellere gitmesi; fahiş mazot fiyatları, otoban ve köprü ücretleri nedeniyle başlı başına bir servet.
- Aracı Komisyonları: Hal rüsumu, nakliye, ambalaj maliyeti ve aradaki 3-4 kademeli aracı zinciri eklenince fiyat tarladan tezgaha gelene kadar katlanıyor.
Girdi Maliyetleri Çiftçinin Belini Büküyor
Madem fiyatlar bu kadar yüksek, “Çiftçi zengin mi oluyor?” derseniz, cevap kocaman bir hayır. Çiftçinin üretim yapabilmesi için kullandığı gübre, ilaç, mazot ve özellikle hasat döneminde çalıştıracağı işçi maliyetleri (yevmiyeler) her yıl katlanarak artıyor. Çiftçi yüksek maliyet riski nedeniyle ürünü ucuza kaptırmamak istiyor, tüccar kendi kârını koyuyor ve günün sonunda faturayı yine tüketici ödüyor.
İklim Krizi ve Kumar Gibi Üretim
Son yıllarda nisan ve mayıs aylarında yaşanan ani zirai don olayları, aşırı yağışlar veya zamansız sıcaklar kiraz ağaçlarını doğrudan vuruyor. Rekolte ne kadar yüksek denirse densin, lokal olarak yaşanan don felaketleri arzı aniden düşürebiliyor. Tarımda plansızlık ve iklim krizine karşı korumasızlık, kiraz üretimini adeta bir kumara dönüştürüyor; risk büyüdükçe fiyat da yukarı tırmanıyor.
Sonuç
Tarım Bakanlığı’nın “Dünya lideriyiz” söylemi istatistiksel olarak doğrudur, ancak bu başarı halkın sofrasına yansımadığı sürece sadece “seçkin bir zümrenin ve ihracatçının başarısı” olarak kalmaya mahkumdur. Tarım politikaları; üreticiyi doğrudan tüketiciyle buluşturacak mekanizmaları kuramadığı, lojistik maliyetlerini düşüremediği ve halkın alım gücünü gözetmediği sürece; biz bakanların sosyal medya hesaplarında kiraz hasadı fotoğraflarına bakıp, pazarda kiraz tezgahlarının yanından sadece geçmeye devam edeceğiz. Üretimde dünya lideri olan bir ülkenin insanına, kendi toprağının meyvesini lüks haline getirmek başarı değil, sistemin iflasıdır.

